Sırt çantalarımız ile gar binasından trenlere doğru gidiyoruz. Hangi vagonda seyahat edeceğimizi görevlilere sorarak buluyoruz. Vagondan sonra hangi kompartman olduğunu da Arap rakamlarına bakarak buluyoruz. Kompartmana çantalarımızı yerleştirip nefesleniyoruz. Burada dört kişilik yer var ve de yan yana olan koltukların arasında ufak bir alan. Bu yerin üzerinde termos, çay bardakları, şeker , bisküvi ve de pet şişelerde soğuk su. Bu alanın koltukların sırt kısmına gelen yerinde ise karşılıklı iki monitör bulunuyor. Biz içeriyi alıcı gözler ile incelerken iki kişi selam verip kopartmana giriyor ve eşyalarını yerleştiriyor. Kısa bir bakışmadan sonra konuşmaya başlıyorlar. Belirli bir süre geçtikten sonra bir şekilde Bülent ile Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Ben ise izin isteyerek üst yataklardan birini açıyorum. Sonra müzik dinlemek için kulaklığı takıp hafiften üzerimdeki yorgunluğu atmak için uzanıyorum. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum ama kompartmandaki diğer yolcuların seslenmesiyle uyanıyorum. Bülent de karşı tarafta aynı şekilde yataktan doğruluyor. Hadi yemeğe diyor. Uyku sersemi olarak ben biraz şaşırıyorum. Önümden çekilip koltuk sehpasını gösterince şaşkınlığım daha da artıyor. Sehpanın üzerinde büyük iki tabak, içinde pilav ve tavuk şiş duruyor. Benim altımdaki sehpanın üzerinde de aynısında bulunmakta. Bülentle beraber hızlı bir şekilde aşağıya iniyoruz. Diğer iki yolcuya sorduğumuzda kebapların trenin servisi olduğunu öğreniyoruz. Karnımızın da acıkmasından dolayı hemen kaşıklamaya başlıyoruz pilavı, katar ise Tahran'a doğru yol alıyor....
24 Haziran 2010 Perşembe
17 Haziran 2010 Perşembe
II. İran Seferi, Bölüm 5
Dönüş yolunda Emir'e nerede iyi bir yemek yiyebileceğimizi soruyoruz. Yolumuzun üzerinde güzel bir lokanta olduğunu söylüyor. Söylediği yerde duruyoruz. Sade bir kapıdan içeri giriyoruz. Kapıdan girince büyük bir avluya çıkıyoruz. Avlunun ortasında ufak bir havuz ve ağaçlar var. Yemek yenecek mekanlar avlunun etrafına dağılmış. Avlunun çevresine dağılmış bu yerlerde yemek yer sofrasına geliyor. Ne yiyeceğimize karar veriyoruz. Yere sofra bezi olarak plastik bir örtü açılıyor. Daha sonrada yemek dolu tepsimiz geliyor. Pilav ve yanında kebap geliyor. Pilav tabağının yanında tereyağı ayrı olarak ufak bir pakette geliyor ve siz bunu pilava karıştırıyorsunuz. Hem yemeğe hem sohbete devam ediyoruz. Yemeğimiz bittikten sonra Emir bizi Tebrizli şairlerin medfun olduğu Makberetüş Şuera'ya götürüyor. Anıt mezar başında şiir okuyan gençler görüyoruz. İran cemiyetinde şiirin çok önemli bir yeri var. Sıradan bir İranlı Sadi'nin yahut Hafız'ın bir iki beyitini ezberinden okuması çok tabii bir durumdur. Tahran trenimizin kalkacağı istasyona doğru yola koyulurken, arada bir yerde kredili telefon hattı alıyoruz. İstasyona gelince Emir'e ne kadar borcumuz olduğunu soruyoruz. Her zamanki Azeri inceliğiyle borcumuzun olmadığını söylüyor. Israrımız üzerine ne kadar vereceğimiz konusunda anlaşıyoruz. İstasyona geçiyoruz. Bekleme salonundayız. Treni beklerken Bülent ile istikametimiz hususunda konuşuyoruz. Tahran'da mı kalacağız yoksa devam mı edeceğiz diye. Tahran'da sadece ufak bir molayla İsfahan'a gitme kararını alıyoruz. Salonda bir hareketlenme başlıyor. İnsanlar vagonlara doğru hareketleniyorlar.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
II. İran Seferi, Bölüm 4
Taksiye biniyoruz. Taksiciye gideceğimiz yeri tarif ediyorum. İlk başta biraz tereddüdden sonra Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Tren bileti alacağımız yerin önünde duruyoruz. Akşam için kuşetli vagonda biletimizi alıyoruz. Tahran için iki kişi 36 bin tümen veriyoruz. Dışarı çıkıyoruz taksiye biniyoruz. Taksiciye Tebriz'de nereleri gezebileceğimizi soruyoruz. Kendovan'ı muhakkak görmemizi söylüyor. Tamam diyoruz . Yolda taksiciyle konuşuyoruz. Adının " Emir " olduğunu öğreniyoruz. İlk önce yarı kurak bir bölgeden geçiyoruz daha sonra hafiften ağaçların yeşilliği etrafımızı sarmaya başlıyor. Kendovana geliyoruz , Nevşehir'deki Peri Bacalarına benziyor ama tek farkla burada insanlar yaşıyor. Kendovan yamaca kurulmuş vadi dibinde akan çayın etrafında ağaçların ve lokantaların olduğu ufak bir kasaba. Yamaçtaki kaya-evler zamanla artan nüfusu barındıramadığı için vadi dibinde yeni evler inşa edilmiş. Kaya-evler arasında Bülent ile dolaşıyoruz. Çocuklar oyun oynuyor. Katırlarıyla insanlar sokak(?) aralarında dolaşıyorlar. Çayın aktığı yatağın etrafında çayhane-lokanta karışımı bir yere giriyoruz. Yaz sezonu geçtiği için bir çok işletme kapalı. Ve anladığım kadarı ile bir sayfiye yeri Kendovan; insanların gelip serin bir gölgede çay içtikleri yemeklerini yedikleri bir yer. Çayımızın yanında bal ve tereyağı ve tabii ki lavaş ekmek geliyor. Güzel bir 2. sabah kahvaltısı oluyor bizim için. Hem yiyoruz hem de Emir ile konuşuyoruz. Emir kendinden ve hayatından bahsediyor. Üniversite mezunu olduğunu öğreniyoruz. Bilgisayar mühendisliğini bitirmiş fakat işsizlikten dolayı babasıyla beraber taksicilik yapıyorlarmış. İran'daki hayatı Türkiye ile mukayaseli bir şekilde konuşuyoruz. Kahvaltımızı bitirdikten sonra Emir bizi her derde deva bir sudan içmeye götürüyor. Daha sonra dönüp arabaya biniyoruz. Tekrar geri dönmek için yola koyuluyoruz. Yolun uzunluğu ve uykusuz bir geceden dolayı hafiften bir uykuya dalıyoruz.
21 Mayıs 2010 Cuma
II. İran Seferi, Bölüm 3
Tebriz'e güneşin ışıklarını arkamıza alarak giriyoruz. Taksi bizi şehir merkezine bırakıyor. Elimizde rehber kitap olduğu halde kahvaltı yapacak yer arıyoruz. Sokaklar ağırdan hareketlenmeye başlıyor. Dükkan kepenkleri ve öğrenciler sabahı derin uykusundan uyandırıyorlar. Yeni açılan dükkanların birine kafamızı uzatarak " çayhane " soruyoruz. Tarif ediyorlar. Merdiven ile alt kata iniyoruz. Çayın ve sıcak suyun buharının ısıttığı yer altı mahzenine iniyoruz sanki. Hemen bir yere ilişiyoruz. İki çay ve yanında yiyecek birşeyler istiyoruz. Çayımız lavaş ve peynirle beraber geliyor. İran'da en büyük hayal kırıklığı yemek konusundadır. Buna ekmek de dahildir. Türkiye'de yenen güzel somunları burada bulamazsınız. Ekmek namına bulacağınız tek şey lavaştır. Fırınlarda sadece lavaş yapılır. Lokantalarda sadece lavaş verilir ekmek olarak. Kahvaltımızı yaparken çayhanenin sahibi çayları tazelerken nereli olduğumuzu soruyor. İstanbul'dan geldiğimizi söylüyoruz. Gözlerinin içi gülüyor. Bülent ile günün programı hakkında konuşuyoruz. Tahran'a tren bileti alıp Tahran üzerinden İsfahan'a geçmeyi kararlaştırıyoruz. Hesabı ödemek için kasaya yaklaşıyoruz. Ne kadar tuttuğunu soruyoruz. Çayhanenin sahibi "borcunuz yok, bizdensiniz" diyor. Ama burada gelenek böyledir. Yabancıysanız ve para ödenecek bir durum varsa ilk seferde kabul etmezler. Bundan dolayı biraz ısrar etmeniz gerekir. Daha evvelden bunu bildiğimden ısrar ediyorum ne kadar diye. Çayhanenin sahibi "borcunuz yok bizdensiniz" diyor tekrar ve " Ben İstanbul'a gelsem bana ödetir miydiniz?" diye soruyor. Bülentle ikimiz birbirimize bakıyoruz. Hadi gidin diyor çayhanenin sahibi. Biz de sıcak mahzenden şehrin serinliğine çıkıyoruz. Rehber kitabın eşliğinde seyahat acentası arıyoruz. Firdevsi caddesi boyunca yürüyoruz. Yolda yaşlı bir teyze elime bir çanta ekmek tutuşturuyor. Ben ilk başta neler olduğunu anlamaya çalışırken diğer elinde de aynı ağırlıkta bir ekmek çantası olduğunu ve benden yardım etmemi istediğini anlıyorum. Yolumuz üzerinde nereye kadar gidersek götüreyim diye düşünüyorum. On yahut onbeş dakika aynı istikamette yürüdükten sonra yollarımızın ayrıldığını söylüyorum ve ekmek çantasını geri veriyorum. Başka bir caddeye giriyoruz. Rehber kitabın tarifine göre bir acentanın olması gereken yere geliyoruz. Fakat acentayı kapalı buluyoruz. Kitaptan başka bir acentaya bakıyoruz. Zaman kazanmak için taksi ile gitmeyi kararlaştırıyoruz.Bir taksi durduruyoruz.
II. İran Seferi, Bölüm 2
Tebriz Havalimanına gecenin 3'de iniyoruz. Pasaport polisiyle ve gümrükçülerle Türkçe konuşuyoruz. Türkiye'den ayrılmamış gibiyiz. Tebriz THY personeline siyasi durum hakkında suallerimiz oluyor; nerede kalabileceğimiz konusunda bize fikir veriyorlar. Bülent Kazvin yahut Erdebil'i değil de Tahran'ı ,İsfahan'ı görmek istediğini söylüyor. Ben ise iki sene önce keyifle gezdiğim yerleri tekrar görme imkanı doğduğu için seviniyorum. Bülent ile geceyi havalimanında geçirmeyi planlıyoruz. Havalimanı mescidinin uyumak için en güzel mekan olduğuna karar veriyoruz. Sırt çantasından yastık, montlardan battaniye yapıp uyuyoruz. Ne kadar uyuduğumuzu bilemiyorum ama sabah namazına gelenlerin patırtılarıyla uyanıyoruz. Mollalar geliyor, bizi rahatsız etmeden namazlarını eda ediyorlar. Biz de yavaştan toparlanıp kıble cihetinin tersine hareketleniyoruz. Ayakkabılarımızı giyip sırt çantalarımızı alıp doğan güneşle beraber Tebriz şehrine doğru yöneliyoruz....
II. İran seferi, bölüm 1
Kadim dostum Bülent ile telefonda görüşüyoruz. "Muhterem" diyor, " beraber İran'a gidecektik bana söz vermiştin". Ben de " Tamam. Hazırlıkları yapmaya başlayalım" diye karşılık veriyorum. Uçak bileti için en uygun fiyatlara bakıyoruz. Yedi günlük bir bilet buluyoruz Tebriz'e gidiş-dönüş olarak.Benim seyahatlerimde her zaman yaptığım gibi sadece sırt çantasını alıp yola çıkma usulü hakkında hem fikir oluyoruz Bülentle. Atatürk Hava Limanında buluşuyoruz. Uzun zamandır kadim dostumla görüşemediğimizden konuşacak çok şeyimiz var. Uçağa geçiyoruz en arka sıraya geçip uçuşa başlıyoruz. Gece 23 sularında havalanıyoruz. 2.5 - 3 saat sürecek seyahatimiz boyunca neler yapabileceğimiz nerelere gideceğimizi konuşuyoruz. Lonely Planet'ın İran rehber kitabı üzerinden bir sefer planı üzerinde konuşuyoruz. Benim planım daha önce gezdiğim Tahran, İsfahan, Şiraz, Bender i Abbas ve Yezd'in oluşturduğu Orta İran'ın dışında Tebriz'i merkeze alarak Kuzey İran'ı gezmek. Tebriz'den sonra Erdebil'e Şah İsmail'in şehrine geçmeyi ve daha sonrasında da Kazvin'e ulaşma hususunda konuşuyoruz. Ama daha önce bahsettiğim gibi benim seyahatlerim biraz açık uçlu olduğundan plan hususunda değişikliklere her zaman açığım......
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)