19 Kasım 2010 Cuma

İsfahan, İmam Camii

İmam (Şah) Camínin avlusu

























İmam Camínin avlusu

İsfahan, Naksi Cihan Meydani

Şeyh Lütfullah Camii














Nakşı Cihan Meydanı

23 Ekim 2010 Cumartesi

II. İran Seferi, Bölüm 8, İsfahan


İsfahandayız, Dünyanın Yarısı. Farslar böyle bir tabire sahip "İsfahan Nıfsı Cihan". Şah Abbas döneminde imarına başlanmış ve de İran'da beni en fazla heycanlandıran şehir. Nakşı Cihan Meydanı ve etrafında mücevher gibi dizilmiş, İmam Cami (eski adıyla Şah Camii), Şeyh Lütfullah Camii ve Ali Kapı Sarayı. Bunları görmeden evvel bir gece kalacağımız Emir Kebir Hotel'ine geçiyoruz. Hotelimiz Çarbağ caddesinin üzerinde yer alıyor. Daha önce de kaldığım için hiç şüphe etmeden otele yöneliyoruz. Oda fiyatı 15 dolar civarında. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra Çarbağ'a çıkıyoruz. Çarbağ (Dört bahçe) caddesi Barselona'daki la ramblalara benziyor. İsiminden de anlaşıcağı gibi ağaçlarla sarılmış bir cadde. Zayende nehrinin üzerindeki Seise Pol köprüsünden başlayıp 3-3,5km kadar şehrin kuzeyine uzanıyor. Acıktığımızın farkına varıyoruz. Yiyecek güzel bir şeyler söylerken Bülent ile sohbet ediyoruz. Bülent İmam Humeyni'nin fotoğrafının altında şiş kebabını keyfini çıkarıyor. Yemeğimizi bitirdikten sonra Nakşı Cihan meydanına yöneliyoruz. Meydana girince Bülent'in yüzünde bir şaşkınlık ifadesi oluşuyor. Şaşırmaması, heycanlanmaması gibi bir durum söz konusu olmamalı zaten. Dünyanın en büyük ikinci meydanı ve etrafında tabanından tavanına çinilerle süslenmiş iki büyük güzel cami bir de saray bulunuyor. İmam Camii'ne doğru yöneliyoruz. Dış avludan iç avluya geçerken turistlerin dışarı çıkarıldığını görüyoruz. Görevlilere ne olduğunu sormamıza kalmadan namaz vakti olduğunu anlıyoruz. Bülent'le birbirimize gelmişken iki rekat namaz kılalım niyetiyle abdesthaneye gidiyoruz. Abdestimizi aldıktan sonra görevliye müslümanız diyerek caminin kapısından içeri giriyoruz. Şii camiilerinde suniilerindekinden farklı olarak ayakkabınızı bıraktığınız yerin yanı başında çapları 5cm, kalınlığı 1cm olan yuvarlak taşların olduğu bir kutu bulunur. Bu yuvarlak taş yahut topraktan yapılmış parça Mührü Namaz olarak adlandırılır. Şii inancına göre secde edilen yerin toprak yahut taş olması gerekir bunun için de Mührü Namazları kullanırlar ve bunların yapıldığı malzemenin Kerbela'dan olması, manevi değerini artırır. İki rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıkıyoruz. Ben hatıra olsun diye kendime bir tane üzerinde "Allah" lafzı yazılı Mührü Namazı alıyorum. Bülent'de bir tane istiyor gidip ona da bir tane aldıktan sonra camiinin avlusunu geziyoruz. Mimari olarak geleneksel Osmanlı mimarisinden farklı bir yapısı var İran camilerinin. Kapalı alan Osmanlı camilerine göre daha ufak. Bununla birlikte büyük iç avlular ibadet için kullanılıyor. Genel olarak mukayese ettiğinizde Osmanlı camileri daha büyüktür İran camilerine göre. Ama İran camilerindeki çini işçiliği ise kıyas kabul etmez güzelliktedir. Bütün camiyi (iç-dış) kaplayacak şekilde çiniyle bezenmiştir. Bununla birlikte çiniler resimlenip fırına verilmemiştir. Yazılmak yahut resmedilmek istenenler şekillerine uygun parçalar halinde ayrı ayrı hazırlanıp duvar üzerinde birleştirilmiştir. Meydana tekrar çıkıyoruz. Kara kalem çalışan öğrencilerin arasından geçerek Ali Kapu sarayına yöneliyoruz.




21 Ekim 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 7

Tahran garında inip, insan seliyle dışarı çıkıyoruz. Güneş henüz doğmamış. Gardan çıkan yolcular taksicilerle pazarlık yapıyor. Biz de bir taksiciye Güney garına gideceğimizi söylüyoruz. Güney garına giderken hafiften gün ağırmaya başlıyor. Tahran'dan sonraki rotamızı belirlemiş olarak Güney garına iniyoruz. İsfahan'a bilet alıyoruz. Artık seyrü sefer hattımız belli: İsfahan-Şiraz-Yezd-Tahran-Tebriz. Otobüse biniyoruz yanımızda atıştırmak için aldığımız bir kaç bir şey, çölün uzun yolu için müzik, bir kaç kitap İran üzerine. Otobüs Tahran'dan İsfahan'a doğru yol alıyor. Büyük geniş asfalt yollardan ilerliyoruz. İran'ın genelinde bakımsızlık mevcut. . İran'a uygulanan ambargonun etkisinden dolayı benzin fiyatları biraz daha pahalı. Bir dolara bir depo mazot dolduruluyor benzincilerde. Benzin biraz daha pahalı ve de artık karneyle. Her istediğin zaman dolduramıyorsun. Yollarda Avrupa menşeili, İran üretimi otomobiller, Peugout özellikle yoğun. Bir de Paykan'lar var tabii ki İran'ın yerli otomobili, yenisi de Samand. Her ikisini de hem taksi hem hususi olarak görebilirsiniz İran yollarında ama yenisi daha rahat. Otobüs bozkırın ortasında mola veriyor. Ellimizi yüzümüzü yıkayıp günün bozkırda yükselişine tanık oluyoruz. Benim burada ikinci bulunuşum 2007'deki seyahatte de burada durmuş birşeyler içmiştim. Şimdi yanımda yoldaşım Bülent ile hem laflıyoruz hem de anın keyfini çıkarıyoruz. Bozkırkurtları dişlerinin arasından ıssızlığa gülümsüyor.




Kendovan

24 Haziran 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 6


Sırt çantalarımız ile gar binasından trenlere doğru gidiyoruz. Hangi vagonda seyahat edeceğimizi görevlilere sorarak buluyoruz. Vagondan sonra hangi kompartman olduğunu da Arap rakamlarına bakarak buluyoruz. Kompartmana çantalarımızı yerleştirip nefesleniyoruz. Burada dört kişilik yer var ve de yan yana olan koltukların arasında ufak bir alan. Bu yerin üzerinde termos, çay bardakları, şeker , bisküvi ve de pet şişelerde soğuk su. Bu alanın koltukların sırt kısmına gelen yerinde ise karşılıklı iki monitör bulunuyor. Biz içeriyi alıcı gözler ile incelerken iki kişi selam verip kopartmana giriyor ve eşyalarını yerleştiriyor. Kısa bir bakışmadan sonra konuşmaya başlıyorlar. Belirli bir süre geçtikten sonra bir şekilde Bülent ile Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Ben ise izin isteyerek üst yataklardan birini açıyorum. Sonra müzik dinlemek için kulaklığı takıp hafiften üzerimdeki yorgunluğu atmak için uzanıyorum. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum ama kompartmandaki diğer yolcuların seslenmesiyle uyanıyorum. Bülent de karşı tarafta aynı şekilde yataktan doğruluyor. Hadi yemeğe diyor. Uyku sersemi olarak ben biraz şaşırıyorum. Önümden çekilip koltuk sehpasını gösterince şaşkınlığım daha da artıyor. Sehpanın üzerinde büyük iki tabak, içinde pilav ve tavuk şiş duruyor. Benim altımdaki sehpanın üzerinde de aynısında bulunmakta. Bülentle beraber hızlı bir şekilde aşağıya iniyoruz. Diğer iki yolcuya sorduğumuzda kebapların trenin servisi olduğunu öğreniyoruz. Karnımızın da acıkmasından dolayı hemen kaşıklamaya başlıyoruz pilavı, katar ise Tahran'a doğru yol alıyor....

17 Haziran 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 5


Dönüş yolunda Emir'e nerede iyi bir yemek yiyebileceğimizi soruyoruz. Yolumuzun üzerinde güzel bir lokanta olduğunu söylüyor. Söylediği yerde duruyoruz. Sade bir kapıdan içeri giriyoruz. Kapıdan girince büyük bir avluya çıkıyoruz. Avlunun ortasında ufak bir havuz ve ağaçlar var. Yemek yenecek mekanlar avlunun etrafına dağılmış. Avlunun çevresine dağılmış bu yerlerde yemek yer sofrasına geliyor. Ne yiyeceğimize karar veriyoruz. Yere sofra bezi olarak plastik bir örtü açılıyor. Daha sonrada yemek dolu tepsimiz geliyor. Pilav ve yanında kebap geliyor. Pilav tabağının yanında tereyağı ayrı olarak ufak bir pakette geliyor ve siz bunu pilava karıştırıyorsunuz. Hem yemeğe hem sohbete devam ediyoruz. Yemeğimiz bittikten sonra Emir bizi Tebrizli şairlerin medfun olduğu Makberetüş Şuera'ya götürüyor. Anıt mezar başında şiir okuyan gençler görüyoruz. İran cemiyetinde şiirin çok önemli bir yeri var. Sıradan bir İranlı Sadi'nin yahut Hafız'ın bir iki beyitini ezberinden okuması çok tabii bir durumdur. Tahran trenimizin kalkacağı istasyona doğru yola koyulurken, arada bir yerde kredili telefon hattı alıyoruz. İstasyona gelince Emir'e ne kadar borcumuz olduğunu soruyoruz. Her zamanki Azeri inceliğiyle borcumuzun olmadığını söylüyor. Israrımız üzerine ne kadar vereceğimiz konusunda anlaşıyoruz. İstasyona geçiyoruz. Bekleme salonundayız. Treni beklerken Bülent ile istikametimiz hususunda konuşuyoruz. Tahran'da mı kalacağız yoksa devam mı edeceğiz diye. Tahran'da sadece ufak bir molayla İsfahan'a gitme kararını alıyoruz. Salonda bir hareketlenme başlıyor. İnsanlar vagonlara doğru hareketleniyorlar.