31 Aralık 2010 Cuma

Kırk Sütun Sarayı (Çehel Sütun Sarayı)- Çaldıran Muharebesi 1

Çaldıran muharebesini tasvir eden bu duvar resminde, sağ tarafta Osmanlı ordusu bulunmakta, solda ise Safevi ordusu. Sağ üst köşede Osmanlı ordusunun topları görülebilmekte ki galibiyette en büyük pay onlara aittir. Yine bu resimde I. Selim bildiğimizin tersine gayet gür sakalıyla ordusunun önünde yer almakta. Sağ alt köşede muharebe ile ilgili notta şöyle yazmakta; Safevi ordusu mühimmat eksikliği yüzünden yenilmiştir.














Kırk Sütun Sarayı (Çehel Sütun Sarayı)- Çaldıran Muharebesi 2
















Kırk Sütun Sarayı (Çehel Sütun Sarayı)- Duvar Resimleri

Gülru Necipoğlu'nun Topkapı Sarayı ile ilgili kitabından mukayeseli bir bakış açısını buraya taşıyoruz.

Hemen hemen görünmez olan Osmanlı Sultanlarının tersine Safevi ve Babürlü hükümdarları, soylu devlet adamları ile birlikte, düzenli olarak kabul törenlerine ve şenliklere katılırlardı. İsfahan Çihil Sütün Sarayı'ndaki 17. yüzyıl duvar resimlerine elçiler ve diğer devlet adamlarıyla oturan Safevi hükümdarlarının, ellerinde şarap kadehleriyle, önlerinde dans eden rakkaseleri seyrederek eğlendikleri bu saray şölenlerinden bazıları betimlenmiştir. Babürlü hükümdarları da buna benzer şölenler verdikleri gibi, her gün derbâr denen resmi kabul törenleri düzenler, ayrıca da saray surları dışında toplanmış devlet adamları, halk ve filleri jharoka denen tören pencerelerinden izlerlerdi. Safevi ve Babürlü saraylarında düzenlenen törenlerin ortak kökleri, şarap, müzik, dans ve şiirler eşliğindeki zengin ziyafetleriyle Şehnâme'deki hükümdarlık anlayışını izleyen ünlü Timurî meclislerindendir.

Gülru Necipoğlu, 15. ve 16. yüzyılda Topkapı Sarayı, Mimari,Tören ve İktidar, Ter: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları , İstanbul 2007, s. 318








28 Aralık 2010 Salı

Kırk Sütun Sarayı (Çehel Sütun Sarayı)






















II. İran Seferi, Bölüm 10, İsfahan



Nakşı Cihan Meydanında kara kalem çalışanların arasından geçerek Çehel Sutuno Sarayına (kırk sütün) gidiyoruz. Saray meydandan yürüyerek beş dakika uzaklıkta Ali Kapı sarayının tam arkasında bulunmakta. Şah Abbas'ın İsfahan'da yaptırdığı bir başka nadide eser. Sarayın çok geniş bir bahçesi var, önünde büyük bir havuz. İsmini de bu havuzdan dolayı alıyor. Aslında sarayın ana girişinde yirmi sütün bulunmakta fakat bunların havuzdaki yansımalarından dolayı kırk sütün sarayı denmekte. Sütunlar ahşaptan yapılmış ayaklarında taştan yapılmış aslan figürleri bulunmakta. Sütunların üzerini kapatan tavanda değişik geometrik formlarla bezenmiş. Sütünlardan sonraki ana giriş kapısı aynalarla kaplanmış. Büyük salona dar koridorlardan sonra ulaşılıyor. Buranın dört bir yanı duvar resimleriyle kaplı. Bunlardan bir tanesi, I. Selim ile Şah İsmail'in harbe tutuştuğu Çaldıran meydan muharebesini tasvir ediyor. İlginçtir ki bu muharebede Şah İsmail mağlup olmasına rağmen bu durumu sarayın duvarlarına taşımışlardır. Hatta altında Şah İsmail'in cebehane eksikliğinden dolayı mağlup olduğuna dair bir not düşmelerine rağmen. Bunun dışında Özbek Hanı ile işret meclisini tasvir eden bir başka duvar resmi de mevcut.

19 Aralık 2010 Pazar

Mührü Namaz


Şii inançlarına göre secde edilen yer başkalarının bastığı yer olmamalıdır. Bunun yerine Kerbela toprağından hazırlanmış mührü namazları secdede alınlarının yere değdiği noktaya koyarlar. Mütedeyyin Şiilerin alınlarında namaz kılmaktan dolayı mührü namazın yaptığı iz bulunur. İran'da camilerde bu taşlar hemen girişte bulunur. İsfahan İmam Camii'nden hatıra olarak aldığım Mührü Namaz.



29 Kasım 2010 Pazartesi

İran-Akdeniz Üzerine

Sekizinci bölümü yazarken bir ara Park Güell'e gitmiştim. Orada Gaudi'nin kullandığı çini üslûbuyla İran'da karşılaştıklarım arasında bir benzerlik olduğunu farkettim. Hatta bloga birşeyler yazdım fakat Çar Bağ -La Rambla benzerliğiyle beraber aşırı bir yorum olacağını düşündüm ve sildim. Zihnimde İran-Akdeniz havzasının bir blok olarak etkileşim bölgesi olduğu fikri oluştu ve fakat bunu bir çini, bir bir yol yapma ûsulüne dayandıramazdım. Ama sonra şu sıralar ikinci cildini yarıladığım Marshall Hodgson'un İslam'ın Serüveni adlı kitabında yukarıda belirtiklerime benzer ifadelerle karşılaştım. Ustadın yorumu, birkaç resimle birlikte :
"Akdeniz ve Nil-Amuderya bölgeleri, birbirlerine, her zaman uygarlığın diğer çekirdek alanlarından daha sıkı bir şekilde bağlıydılar. Bu iki bölgeye yüksek-kültürel bir seviyede bile, tek-tanrıcı dini geleneğin ve ortak bir bilimsel ve felsefi mirasın her ikisini de paylaştılar. Bu ilişki sadece, iki bölge arasında hiçbir coğrafi engelin olmamasının doğrudan sonucu değildi. Bereketli Hilal'in kurak iç sahası ve İran dağlık arazileri ve güney Avrupa'nın denizle kuşatılmış yarımadaları arasındaki apaçık zıtlıklara rağmen, insanları ırk bakımından bile benzerdi; ve şimdi bile, bir seyyahın komşu Hindistan, ya da kuzay Avrupa ya da Sudan topraklarında keskin bir zıtlık hissedebileceği folk özelliklerinin, Afganistan'dan Türkiye ve Yunanistan boyunca İspanya'ya kadar açık bir devamlılık arzettiği izlenebilir. Bazı amaçlarla bir "İran-Akdeniz" kültür bölgesinden söz etmenin sakıncası yoktur. Özellikle, İran dağlık arazilerinden batı Akdeniz'e kadar olan toprakların belirli herhangi bir zamanda, benzer birçok kurum ve toplumsal beklentilerle birlikte, uzun zaman şehir kültürünün nisbetten mütecânis bir modelini paylaştıkları ve nu mütecânisliğin İslam'ın doğuşundan çok sonraya kadar devam ettiği gözlenmiştir."

Marshall G. S. Hodgson İslam'ın Serüveni, cilt 2, sayfa 76, İz yayıncılık, İstanbul 1993.

İran-Akdeniz(Parc Güell, Cuma ve Şeyh Lütfullah Camiinden çini ayrıntıları)






















22 Kasım 2010 Pazartesi

Şeyh Lütfullah Cami, İsfahan




II. İran Seferi, Bölüm 9, İsfahan




















Bülent'le çimlerin üzerinde yürüyerek Ali Kapu Sarayına giriyoruz. Dar merdivenlerden sarayın balkonuna çıkıyoruz. Burası Nakşı Cihan Meydanı'na en hakim noktalardan birisi. Meydanın tam orta noktasında bulunuyor. Karşısında Şeyh Lütfullah Camii var. Aralında ise büyük bir havuz. Burası Safevi döneminde hükümet sarayı olarak kullanılmış. İsmi de İstanbul için kullanılan Bab Âli'nin Türkçesi. Meydana şöyle bir bakıştan sonra, musiki odasına çıkıyoruz. Burası akustik olarak tasarlanmış ve yankı yapmayan bir oda. Sarayın faal olduğu dönemde musiki bu odada yapılmaktaymış. Saraydan çıktıktan sonra yönümüzü Şeyh Lütfullah Camiine çeviriyoruz. Hali hazırda ibadet için kullanılmamakta olan cami sadece ziyarete açık. Safevi dönemi eseri olan bu cami sedece saray halkının kullanımı için yapılmış. Bundan dolayı caminin minaresi yok. Safevi dönemi mimarisinin en güzel örneklerinden içi-dışı, gözle görülen her yeri çinilerle kaplanmış. Çinilerde kullanılan renkler mavi, sarı, turkuaz, yeşil. Boyut olarak Rüstem Paşa Camii kadar. Ama Şeyh Lütfullah Camii'nin çini işçiliği mukayese edimeyecek kadar güzel. Günün her vakti değişik bir renk çümbüşü sergilenmekte. Biz gittiğimizde de öğleni biraz geçmiş olduğu için içerideki renkler çok canlı gözükmekte. İçeride gölgeleri bırakarak tekrar meydana çıkıyoruz.

23 Ekim 2010 Cumartesi

II. İran Seferi, Bölüm 8, İsfahan


İsfahandayız, Dünyanın Yarısı. Farslar böyle bir tabire sahip "İsfahan Nıfsı Cihan". Şah Abbas döneminde imarına başlanmış ve de İran'da beni en fazla heycanlandıran şehir. Nakşı Cihan Meydanı ve etrafında mücevher gibi dizilmiş, İmam Cami (eski adıyla Şah Camii), Şeyh Lütfullah Camii ve Ali Kapı Sarayı. Bunları görmeden evvel bir gece kalacağımız Emir Kebir Hotel'ine geçiyoruz. Hotelimiz Çarbağ caddesinin üzerinde yer alıyor. Daha önce de kaldığım için hiç şüphe etmeden otele yöneliyoruz. Oda fiyatı 15 dolar civarında. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra Çarbağ'a çıkıyoruz. Çarbağ (Dört bahçe) caddesi Barselona'daki la ramblalara benziyor. İsiminden de anlaşıcağı gibi ağaçlarla sarılmış bir cadde. Zayende nehrinin üzerindeki Seise Pol köprüsünden başlayıp 3-3,5km kadar şehrin kuzeyine uzanıyor. Acıktığımızın farkına varıyoruz. Yiyecek güzel bir şeyler söylerken Bülent ile sohbet ediyoruz. Bülent İmam Humeyni'nin fotoğrafının altında şiş kebabını keyfini çıkarıyor. Yemeğimizi bitirdikten sonra Nakşı Cihan meydanına yöneliyoruz. Meydana girince Bülent'in yüzünde bir şaşkınlık ifadesi oluşuyor. Şaşırmaması, heycanlanmaması gibi bir durum söz konusu olmamalı zaten. Dünyanın en büyük ikinci meydanı ve etrafında tabanından tavanına çinilerle süslenmiş iki büyük güzel cami bir de saray bulunuyor. İmam Camii'ne doğru yöneliyoruz. Dış avludan iç avluya geçerken turistlerin dışarı çıkarıldığını görüyoruz. Görevlilere ne olduğunu sormamıza kalmadan namaz vakti olduğunu anlıyoruz. Bülent'le birbirimize gelmişken iki rekat namaz kılalım niyetiyle abdesthaneye gidiyoruz. Abdestimizi aldıktan sonra görevliye müslümanız diyerek caminin kapısından içeri giriyoruz. Şii camiilerinde suniilerindekinden farklı olarak ayakkabınızı bıraktığınız yerin yanı başında çapları 5cm, kalınlığı 1cm olan yuvarlak taşların olduğu bir kutu bulunur. Bu yuvarlak taş yahut topraktan yapılmış parça Mührü Namaz olarak adlandırılır. Şii inancına göre secde edilen yerin toprak yahut taş olması gerekir bunun için de Mührü Namazları kullanırlar ve bunların yapıldığı malzemenin Kerbela'dan olması, manevi değerini artırır. İki rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıkıyoruz. Ben hatıra olsun diye kendime bir tane üzerinde "Allah" lafzı yazılı Mührü Namazı alıyorum. Bülent'de bir tane istiyor gidip ona da bir tane aldıktan sonra camiinin avlusunu geziyoruz. Mimari olarak geleneksel Osmanlı mimarisinden farklı bir yapısı var İran camilerinin. Kapalı alan Osmanlı camilerine göre daha ufak. Bununla birlikte büyük iç avlular ibadet için kullanılıyor. Genel olarak mukayese ettiğinizde Osmanlı camileri daha büyüktür İran camilerine göre. Ama İran camilerindeki çini işçiliği ise kıyas kabul etmez güzelliktedir. Bütün camiyi (iç-dış) kaplayacak şekilde çiniyle bezenmiştir. Bununla birlikte çiniler resimlenip fırına verilmemiştir. Yazılmak yahut resmedilmek istenenler şekillerine uygun parçalar halinde ayrı ayrı hazırlanıp duvar üzerinde birleştirilmiştir. Meydana tekrar çıkıyoruz. Kara kalem çalışan öğrencilerin arasından geçerek Ali Kapu sarayına yöneliyoruz.




21 Ekim 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 7

Tahran garında inip, insan seliyle dışarı çıkıyoruz. Güneş henüz doğmamış. Gardan çıkan yolcular taksicilerle pazarlık yapıyor. Biz de bir taksiciye Güney garına gideceğimizi söylüyoruz. Güney garına giderken hafiften gün ağırmaya başlıyor. Tahran'dan sonraki rotamızı belirlemiş olarak Güney garına iniyoruz. İsfahan'a bilet alıyoruz. Artık seyrü sefer hattımız belli: İsfahan-Şiraz-Yezd-Tahran-Tebriz. Otobüse biniyoruz yanımızda atıştırmak için aldığımız bir kaç bir şey, çölün uzun yolu için müzik, bir kaç kitap İran üzerine. Otobüs Tahran'dan İsfahan'a doğru yol alıyor. Büyük geniş asfalt yollardan ilerliyoruz. İran'ın genelinde bakımsızlık mevcut. . İran'a uygulanan ambargonun etkisinden dolayı benzin fiyatları biraz daha pahalı. Bir dolara bir depo mazot dolduruluyor benzincilerde. Benzin biraz daha pahalı ve de artık karneyle. Her istediğin zaman dolduramıyorsun. Yollarda Avrupa menşeili, İran üretimi otomobiller, Peugout özellikle yoğun. Bir de Paykan'lar var tabii ki İran'ın yerli otomobili, yenisi de Samand. Her ikisini de hem taksi hem hususi olarak görebilirsiniz İran yollarında ama yenisi daha rahat. Otobüs bozkırın ortasında mola veriyor. Ellimizi yüzümüzü yıkayıp günün bozkırda yükselişine tanık oluyoruz. Benim burada ikinci bulunuşum 2007'deki seyahatte de burada durmuş birşeyler içmiştim. Şimdi yanımda yoldaşım Bülent ile hem laflıyoruz hem de anın keyfini çıkarıyoruz. Bozkırkurtları dişlerinin arasından ıssızlığa gülümsüyor.

video



Kendovan

24 Haziran 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 6


Sırt çantalarımız ile gar binasından trenlere doğru gidiyoruz. Hangi vagonda seyahat edeceğimizi görevlilere sorarak buluyoruz. Vagondan sonra hangi kompartman olduğunu da Arap rakamlarına bakarak buluyoruz. Kompartmana çantalarımızı yerleştirip nefesleniyoruz. Burada dört kişilik yer var ve de yan yana olan koltukların arasında ufak bir alan. Bu yerin üzerinde termos, çay bardakları, şeker , bisküvi ve de pet şişelerde soğuk su. Bu alanın koltukların sırt kısmına gelen yerinde ise karşılıklı iki monitör bulunuyor. Biz içeriyi alıcı gözler ile incelerken iki kişi selam verip kopartmana giriyor ve eşyalarını yerleştiriyor. Kısa bir bakışmadan sonra konuşmaya başlıyorlar. Belirli bir süre geçtikten sonra bir şekilde Bülent ile Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Ben ise izin isteyerek üst yataklardan birini açıyorum. Sonra müzik dinlemek için kulaklığı takıp hafiften üzerimdeki yorgunluğu atmak için uzanıyorum. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum ama kompartmandaki diğer yolcuların seslenmesiyle uyanıyorum. Bülent de karşı tarafta aynı şekilde yataktan doğruluyor. Hadi yemeğe diyor. Uyku sersemi olarak ben biraz şaşırıyorum. Önümden çekilip koltuk sehpasını gösterince şaşkınlığım daha da artıyor. Sehpanın üzerinde büyük iki tabak, içinde pilav ve tavuk şiş duruyor. Benim altımdaki sehpanın üzerinde de aynısında bulunmakta. Bülentle beraber hızlı bir şekilde aşağıya iniyoruz. Diğer iki yolcuya sorduğumuzda kebapların trenin servisi olduğunu öğreniyoruz. Karnımızın da acıkmasından dolayı hemen kaşıklamaya başlıyoruz pilavı, katar ise Tahran'a doğru yol alıyor....

17 Haziran 2010 Perşembe

II. İran Seferi, Bölüm 5


Dönüş yolunda Emir'e nerede iyi bir yemek yiyebileceğimizi soruyoruz. Yolumuzun üzerinde güzel bir lokanta olduğunu söylüyor. Söylediği yerde duruyoruz. Sade bir kapıdan içeri giriyoruz. Kapıdan girince büyük bir avluya çıkıyoruz. Avlunun ortasında ufak bir havuz ve ağaçlar var. Yemek yenecek mekanlar avlunun etrafına dağılmış. Avlunun çevresine dağılmış bu yerlerde yemek yer sofrasına geliyor. Ne yiyeceğimize karar veriyoruz. Yere sofra bezi olarak plastik bir örtü açılıyor. Daha sonrada yemek dolu tepsimiz geliyor. Pilav ve yanında kebap geliyor. Pilav tabağının yanında tereyağı ayrı olarak ufak bir pakette geliyor ve siz bunu pilava karıştırıyorsunuz. Hem yemeğe hem sohbete devam ediyoruz. Yemeğimiz bittikten sonra Emir bizi Tebrizli şairlerin medfun olduğu Makberetüş Şuera'ya götürüyor. Anıt mezar başında şiir okuyan gençler görüyoruz. İran cemiyetinde şiirin çok önemli bir yeri var. Sıradan bir İranlı Sadi'nin yahut Hafız'ın bir iki beyitini ezberinden okuması çok tabii bir durumdur. Tahran trenimizin kalkacağı istasyona doğru yola koyulurken, arada bir yerde kredili telefon hattı alıyoruz. İstasyona gelince Emir'e ne kadar borcumuz olduğunu soruyoruz. Her zamanki Azeri inceliğiyle borcumuzun olmadığını söylüyor. Israrımız üzerine ne kadar vereceğimiz konusunda anlaşıyoruz. İstasyona geçiyoruz. Bekleme salonundayız. Treni beklerken Bülent ile istikametimiz hususunda konuşuyoruz. Tahran'da mı kalacağız yoksa devam mı edeceğiz diye. Tahran'da sadece ufak bir molayla İsfahan'a gitme kararını alıyoruz. Salonda bir hareketlenme başlıyor. İnsanlar vagonlara doğru hareketleniyorlar.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

II. İran Seferi, Bölüm 4





Taksiye biniyoruz. Taksiciye gideceğimiz yeri tarif ediyorum. İlk başta biraz tereddüdden sonra Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Tren bileti alacağımız yerin önünde duruyoruz. Akşam için kuşetli vagonda biletimizi alıyoruz. Tahran için iki kişi 36 bin tümen veriyoruz. Dışarı çıkıyoruz taksiye biniyoruz. Taksiciye Tebriz'de nereleri gezebileceğimizi soruyoruz. Kendovan'ı muhakkak görmemizi söylüyor. Tamam diyoruz . Yolda taksiciyle konuşuyoruz. Adının " Emir " olduğunu öğreniyoruz. İlk önce yarı kurak bir bölgeden geçiyoruz daha sonra hafiften ağaçların yeşilliği etrafımızı sarmaya başlıyor. Kendovana geliyoruz , Nevşehir'deki Peri Bacalarına benziyor ama tek farkla burada insanlar yaşıyor. Kendovan yamaca kurulmuş vadi dibinde akan çayın etrafında ağaçların ve lokantaların olduğu ufak bir kasaba. Yamaçtaki kaya-evler zamanla artan nüfusu barındıramadığı için vadi dibinde yeni evler inşa edilmiş. Kaya-evler arasında Bülent ile dolaşıyoruz. Çocuklar oyun oynuyor. Katırlarıyla insanlar sokak(?) aralarında dolaşıyorlar. Çayın aktığı yatağın etrafında çayhane-lokanta karışımı bir yere giriyoruz. Yaz sezonu geçtiği için bir çok işletme kapalı. Ve anladığım kadarı ile bir sayfiye yeri Kendovan; insanların gelip serin bir gölgede çay içtikleri yemeklerini yedikleri bir yer. Çayımızın yanında bal ve tereyağı ve tabii ki lavaş ekmek geliyor. Güzel bir 2. sabah kahvaltısı oluyor bizim için. Hem yiyoruz hem de Emir ile konuşuyoruz. Emir kendinden ve hayatından bahsediyor. Üniversite mezunu olduğunu öğreniyoruz. Bilgisayar mühendisliğini bitirmiş fakat işsizlikten dolayı babasıyla beraber taksicilik yapıyorlarmış. İran'daki hayatı Türkiye ile mukayaseli bir şekilde konuşuyoruz. Kahvaltımızı bitirdikten sonra Emir bizi her derde deva bir sudan içmeye götürüyor. Daha sonra dönüp arabaya biniyoruz. Tekrar geri dönmek için yola koyuluyoruz. Yolun uzunluğu ve uykusuz bir geceden dolayı hafiften bir uykuya dalıyoruz.

21 Mayıs 2010 Cuma

II. İran Seferi, Bölüm 3


Tebriz'e güneşin ışıklarını arkamıza alarak giriyoruz. Taksi bizi şehir merkezine bırakıyor. Elimizde rehber kitap olduğu halde kahvaltı yapacak yer arıyoruz. Sokaklar ağırdan hareketlenmeye başlıyor. Dükkan kepenkleri ve öğrenciler sabahı derin uykusundan uyandırıyorlar. Yeni açılan dükkanların birine kafamızı uzatarak " çayhane " soruyoruz. Tarif ediyorlar. Merdiven ile alt kata iniyoruz. Çayın ve sıcak suyun buharının ısıttığı yer altı mahzenine iniyoruz sanki. Hemen bir yere ilişiyoruz. İki çay ve yanında yiyecek birşeyler istiyoruz. Çayımız lavaş ve peynirle beraber geliyor. İran'da en büyük hayal kırıklığı yemek konusundadır. Buna ekmek de dahildir. Türkiye'de yenen güzel somunları burada bulamazsınız. Ekmek namına bulacağınız tek şey lavaştır. Fırınlarda sadece lavaş yapılır. Lokantalarda sadece lavaş verilir ekmek olarak. Kahvaltımızı yaparken çayhanenin sahibi çayları tazelerken nereli olduğumuzu soruyor. İstanbul'dan geldiğimizi söylüyoruz. Gözlerinin içi gülüyor. Bülent ile günün programı hakkında konuşuyoruz. Tahran'a tren bileti alıp Tahran üzerinden İsfahan'a geçmeyi kararlaştırıyoruz. Hesabı ödemek için kasaya yaklaşıyoruz. Ne kadar tuttuğunu soruyoruz. Çayhanenin sahibi "borcunuz yok, bizdensiniz" diyor. Ama burada gelenek böyledir. Yabancıysanız ve para ödenecek bir durum varsa ilk seferde kabul etmezler. Bundan dolayı biraz ısrar etmeniz gerekir. Daha evvelden bunu bildiğimden ısrar ediyorum ne kadar diye. Çayhanenin sahibi "borcunuz yok bizdensiniz" diyor tekrar ve " Ben İstanbul'a gelsem bana ödetir miydiniz?" diye soruyor. Bülentle ikimiz birbirimize bakıyoruz. Hadi gidin diyor çayhanenin sahibi. Biz de sıcak mahzenden şehrin serinliğine çıkıyoruz. Rehber kitabın eşliğinde seyahat acentası arıyoruz. Firdevsi caddesi boyunca yürüyoruz. Yolda yaşlı bir teyze elime bir çanta ekmek tutuşturuyor. Ben ilk başta neler olduğunu anlamaya çalışırken diğer elinde de aynı ağırlıkta bir ekmek çantası olduğunu ve benden yardım etmemi istediğini anlıyorum. Yolumuz üzerinde nereye kadar gidersek götüreyim diye düşünüyorum. On yahut onbeş dakika aynı istikamette yürüdükten sonra yollarımızın ayrıldığını söylüyorum ve ekmek çantasını geri veriyorum. Başka bir caddeye giriyoruz. Rehber kitabın tarifine göre bir acentanın olması gereken yere geliyoruz. Fakat acentayı kapalı buluyoruz. Kitaptan başka bir acentaya bakıyoruz. Zaman kazanmak için taksi ile gitmeyi kararlaştırıyoruz.Bir taksi durduruyoruz.

II. İran Seferi, Bölüm 2




Tebriz Havalimanına gecenin 3'de iniyoruz. Pasaport polisiyle ve gümrükçülerle Türkçe konuşuyoruz. Türkiye'den ayrılmamış gibiyiz. Tebriz THY personeline siyasi durum hakkında suallerimiz oluyor; nerede kalabileceğimiz konusunda bize fikir veriyorlar. Bülent Kazvin yahut Erdebil'i değil de Tahran'ı ,İsfahan'ı görmek istediğini söylüyor. Ben ise iki sene önce keyifle gezdiğim yerleri tekrar görme imkanı doğduğu için seviniyorum. Bülent ile geceyi havalimanında geçirmeyi planlıyoruz. Havalimanı mescidinin uyumak için en güzel mekan olduğuna karar veriyoruz. Sırt çantasından yastık, montlardan battaniye yapıp uyuyoruz. Ne kadar uyuduğumuzu bilemiyorum ama sabah namazına gelenlerin patırtılarıyla uyanıyoruz. Mollalar geliyor, bizi rahatsız etmeden namazlarını eda ediyorlar. Biz de yavaştan toparlanıp kıble cihetinin tersine hareketleniyoruz. Ayakkabılarımızı giyip sırt çantalarımızı alıp doğan güneşle beraber Tebriz şehrine doğru yöneliyoruz....

II. İran seferi, bölüm 1

Kadim dostum Bülent ile telefonda görüşüyoruz. "Muhterem" diyor, " beraber İran'a gidecektik bana söz vermiştin". Ben de " Tamam. Hazırlıkları yapmaya başlayalım" diye karşılık veriyorum. Uçak bileti için en uygun fiyatlara bakıyoruz. Yedi günlük bir bilet buluyoruz Tebriz'e gidiş-dönüş olarak.Benim seyahatlerimde her zaman yaptığım gibi sadece sırt çantasını alıp yola çıkma usulü hakkında hem fikir oluyoruz Bülentle. Atatürk Hava Limanında buluşuyoruz. Uzun zamandır kadim dostumla görüşemediğimizden konuşacak çok şeyimiz var. Uçağa geçiyoruz en arka sıraya geçip uçuşa başlıyoruz. Gece 23 sularında havalanıyoruz. 2.5 - 3 saat sürecek seyahatimiz boyunca neler yapabileceğimiz nerelere gideceğimizi konuşuyoruz. Lonely Planet'ın İran rehber kitabı üzerinden bir sefer planı üzerinde konuşuyoruz. Benim planım daha önce gezdiğim Tahran, İsfahan, Şiraz, Bender i Abbas ve Yezd'in oluşturduğu Orta İran'ın dışında Tebriz'i merkeze alarak Kuzey İran'ı gezmek. Tebriz'den sonra Erdebil'e Şah İsmail'in şehrine geçmeyi ve daha sonrasında da Kazvin'e ulaşma hususunda konuşuyoruz. Ama daha önce bahsettiğim gibi benim seyahatlerim biraz açık uçlu olduğundan plan hususunda değişikliklere her zaman açığım......